Kapalı Konu
43 sayfadan, 1.sayfa
1 2 3 11 ... SonSon
Gösterilen Sonuçlar 1 sonuçtan 10 ile 422 arası

Konu: ###Kitap Özetleri###

  1. #1
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    ###Kitap Özetleri###


    Kitabın Adı : Atatürkçü Düşünce
    Kitabın Yazarı :Vasfi TECER
    Yayınevi :Bayrak Yayınevi, İstanbul
    Basım Yılı :1989

    ÖZET

    Kitabın yazılışındaki amaç yeni nesillere Atatürkçü sistemi tanıtmak ve modern Türkiye sentezini gençlere tanıtmaktır.

    Atatürkçü düşünce kavramı değerlendirilirken; O'nu, kesinlikle ilahlaştırmadan uzak, salt bir insan olarak kabul etme gereği vardır. O'nun asıl kendine özgü niteliği, çok üstün yetenek ve dehaya sahip bir insan olmasından kaynaklanmaktadır. Zaten Atatürk'ün kendisi de hiçbir zaman bu anlayışın karşısında olmamıştır.

    Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, Atatürk'ün Dünyaya bakış açısı, yaşam felsefesi ve çağdaş düşünce yargısı olmalıdır. Atatürkçü düşüncenin önünde önyargısız, akıl ve bilim bulunmaktadır. Yaşam boyu sorunların çözümünde mutlaka akıl ve bilimi rehber edinme gereği vardır. Akıl ve bilimin dışına çıkmak ise hurafe ve safsatadan başka bir şey değildir. Akıl ve bilimin dışına sapma ve saklanma insanları karanlığa, yanılgıya hatta sonu gelmez belirsizliklere götürür.

    Atatürkçü düşünce gerçekçildir. Atatürkçü yaşam anlayışının mayasında çalışmak, alın teri dökmek ve öğrenmek vardır. Bu kavramı unutan, ihmal eden ya da umursamayan toplumlar, başka toplumların kulu kölesi olmaya mahkumdurlar. Çağdaş uygarlığın peşinde koşmayı amaç edinmeyenler, aydınlığın ve aydınlamanın bilincinde olmayanlar yok olmaktan kurtulamazlar. Çağın uygarlık nimetlerinden pay almanın tek yolunun Atatürk'ün yaşam anlayışında olduğunu unutmamak gerekir. Atatürkçü düşünce, gerçekliğe dayalı olduğu için bireyin üretken, yaratıcı, özverili, barışsever bir yapıya sahip olmasını bekler. Atatürkçü düşünce, ulusal bütünlüğün, eşitliğin paylaşım ve katılımcılığın gerçekleşmesinden yanadır.

    Bu düşüncenin içinde ümmetçi değil, ulusçu, hümanist, çağdaş dünya görüşü egemendir. Kemalizm'in özünde aşağılama ve aşağılanma asla barınamaz, kendine güven, soyluluk ve saygınlık yatar. Atatürkçü düşünce, insan haklarının yanında, her türlü haksızlık, saldırı ve saldırganlığın karşısındadır. Bu düşünce her çeşit aydınlanmanın, bilinçlenmenin, aydınlatmanın ve atılımın yılmaz destekçisi ve savunucusudur.

    Atatürkçülük, özgür düşünceden yana olup, her çeşit bağnazlığa ve yobazlığa karşıdır.

    Atatürkçülük her tür sömürü ve haksızlığın karşısında, özgür düşüncenin, özgürlüğün yanındadır. Kemalist düşünce kesinlikle dogma ve doktrin düşüncesinden uzak kalmıştır. O nedenle Atatürkçülük donmuş kalıplara oturtulmamıştır. Kemalizm pragmatik, devrimci, her tür yeniliğe açık ve isteklidir.

    Atatürkçülüğün temelindeki harçta, barış, hoşgörü, dostluk ve dayanışma vardır. Bu düşüncede, bilime, sanata, yaratıcılığa, erdeme ve sevgiye sonsuz bir bağlılık ve saygı bulunur.

    Atatürkçü düşünce akılcıdır, devlet yönetiminde ve toplum hayatında hurafe, yalan ve belirsizliklerin yerine aklı, bilimi ve aydınlığı egemen kılmaya çalışmış, dinin istismar edilmesine, çıkar aracı olarak kullanılmasına ve gericilik âleti durumuna getirilmesine pozitif ilimlerle karşı çıkmıştır. En önemlisi de bu akılcı gelişmenin, yenileşmenin ve değişimin devamını sağlamak, bir ideolojiye saplanıp kalmamak için İnkılâpçılık kavramını tanıtmıştır. Atatürkçü İnkılâpçılığı akılcılık ilkesinin topluma uygulanmasıdır. İnkılâbın hedefini demokrasi ve barış oluşturur. Temelinde gerçekçilik, bilim ve us vardır. Bu nedenle donmuş, katı ve sert ideolojilerden ayrılır. Atatürkçü İnkılâpçılığı kendi kendini yenileme özelliği ile dinamik bir yapıya sahiptir. Bir yandan yarattığı devleti güçlendirmeyi ve korumayı amaçlar, bir yandan da uygar dünyanın gidişine ayak uydurmaya çalışır.

    Modernleşen ve küreselleşen dünyanın getirdiği yeniliklerle gelenekçilik ve kadercilik arasında bocalayan Türk milleti bu ikilikten aklın, bilimin, mantığın ve tekniğin rehberliğinde kurtarılarak çağdaş uygarlık yoluna sokulmuş, Türk kültürü yüceltilerek Türk milletinin mutluluğu, huzuru, esenliği ve refahı sağlanmıştır.

    Atatürk'ün miras olarak dogmalar, âyetler ve donmuş kurallar bırakması düşünülemezdi bile; zirâ bunlar yeniliklerden ve onun getireceği değişik düşünce sistemlerinden, gelişmeden ve bilimden korkan saplantılı bağnaz beyinlerin ürünüdür. Bir millet akla ve bilime, millet egemenliği ve demokrasi ilkelerine uygun hareket etmezse sonunda yok olmaktan kurtulamaz. Böyle bir örneğe Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle tanık olan Atatürk sonuç olarak Türkiye'nin gelişmesi, yenileşmesi ve millî bir anlayışla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması ve dahası bu evrimin kalıcı olması için akıl, bilim, zekâ ve sanatın yol gösterici olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ve bunların sürekliliğini sağlamak için Atatürk İlke ve İnkılâplarını rehber olarak ortaya koymuştur.

    Sonuç olarak, modern Türkiye'nin Atatürkçülük anlayışı sürekli gelişime ve değişime açık bir sistem ve dimağlar istemektedir. Bu da eski nesil Cumhuriyet çınarlarının Ata'yı ve düşüncelerini yeni nesillere aktarabilmesine bağlıdır.

  2. #2
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Kitabın Adı : Amerika Ve Avrupa Karşısında Değişen Türkiye
    Kitabın Yazarı : Heinz KRAMER
    Yayınevi :Timaş Yayınları
    Basım Yılı : 2001

    ÖZET

    Türkiye'nin yürüttüğü iç ve dış politika ile onun dinamiklerini eleştirel ve bilimsel bir bakış açısıyla ele alan kitabın yazarı olan Heinz Kramer, 1973 yılından bu yana Almanya'nın önde gelen think-tank kuruluşlarından Berlin Stiftung Wissenschaft und Politik'te Avrupa Birliği'nin genişlemesi üzerine çalışma yapan bir ekibin başkanlığını yürütmektedir. 1990 yılında Bilkent Üniversitesinde Uluslar arası İlişkiler dersi veren yazar, bu süre zarfında Türkiye'yi içinde yaşamak suretiyle gözleme imkânına da sahip olmuştur.

    Son dönemde, ülkemiz üzerine yazılmış kayda değer eserlerin başında yer aldığını düşündüğüm kitapta, Türkiye'nin kuruluşundan bu yana, batılı çağdaş toplumlar arasında yerini almak için gösterdiği çaba, Atatürk'ün doğulu-İslamcı geçmişe karşı verdiği laik çizgideki mücadele, yirminci yüzyılın acımasız uluslar arası politik ortamı içindeki güvenlik ihtiyaçları ve Soğuk Savaş sonrası gelişmelerin Türkiye'nin üzerine yüklediği sorumluluklar ve bu olgunun şekillendirdiği jeopolitik durum almaktadır.

    Sovyet İmparatorluğunun dağılmasıyla Türkiye'nin önüne çıkan seçenekler, Orta Asya Türk dünyası ile olan tarihsel bağların günümüze ne şekilde yansıdığı, Avrupa ve Amerika ile olan ilişkiler çerçevesinde bu yansımaların sonuçları, uluslar arası ilişkiler açısından ele alınmaktadır.

    Kitabın ilk kısmında, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenerek cumhuriyetin temel nitelikleri haline getirilmiş ilkelerin, değişen ve gelişen sosyo-politik ve ekonomik ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yeniden yorumlanmasına ilişkin düşüncelere yer verilmiştir. Türkiye'nin genç ve büyüyen nüfusu, radikal İslamcı ve etnik ayrılıkçı hareketler ile siyasal yaratıcılığı engelleyen diğer faktörler sıralanarak bu sorunlara ikna edici çözümler getirilmesinin ne ölçüde gerekli olduğu vurgulanıyor. Türkiye'nin siyasi sistemindeki liberal ve demokratik unsurların geliştirilmesi ile mevcut sorunlara bulacağı çözümlerin, 21 nci yüzyılda, daha da küreselleşeceği öngörülen dünyada karşılaşılacak engellerin aşılması açısından yardımcı olacağı üzerinde duruluyor.

    İkinci kısımda, uluslar arası politik yapı içinde milli çıkarların gerçekleştirilebilmesi konusu, Türkiye'nin yeni dış ve güvenlik politikası çerçevesinde ele alınmıştır. Bu sorunları çözebilmek için siyasi liderlerin izleyeceği yolun, aynı zamanda ülkenin Batılı ortaklarıyla gelecekteki ilişkilerini belirleyeceği, Sovyetler Birliğinin parçalanmasının, Hazar Havzası enerji kaynaklarının yönetimine ve Orta Asya'da yeni siyasi düzene ilişkin sorunları beraberinde getirdiği, Irak'ın geleceği ve İsrail ile stratejik iş birliğinin Türkiye'yi Orta Doğu'daki siyasî paradoksun içine çektiği anlatılarak, bu sorunların aynı zamanda, Amerika ve Avrupa merkezli olarak analizine yer verilmiştir.

    Türkiye'nin Batı ile olan ilişkileri, Avrupalılaşma isteği ve NATO içindeki konumu uluslar arası siyasi durum açısından ele alınmıştır. Türkiye, Doğu Akdeniz'de ve Balkanlar'da, Avrupa Birliği'yle ilişkilerini güçleştirebilecek, ama iyi idare edilebilirse Avrupa'da siyasi açıdan en dengesiz bölgede istikrar sağlanmasına yardımcı olabilecek bölgesel bir güç olmaya başlayacaktır. AB ile ilişkilerin bozulması ve ülkenin yeni Avrupa güvenlik yapısı içinde bir kenara itilmesi, Avrupa'ya kalıcı bir şekilde yabancılaşmasına yol açabilecektir.

    Avrupa'da eski politikaların devam ettirilmesinin mümkün olmadığını ve tüm Atlantik alt yapısını etkileyebilecek boyutta ümit vaat eden yeni sahaların açıldığını anlatan üçüncü kısım, Türkiye'ye yönelik Amerikan ve Avrupa politikalarını daha detaylı analiz ederek bu ilişkilerin daha yapıcı bir şekilde idare edilmesi için fikir üretmeyi hedefliyor.

    Kitap, genel olarak Avrupa ve Amerika'nın Türkiye ile mevcut ve gelecekte olası problemlerini çözmeye çalışmak yerine, ülkeleri yöneten siyasi liderlere ve kadrolara uyarı niteliğindedir. Yazar'a göre, gelecekte Türkiye ile ilişkilerin yürütülmesi, yeni uluslar arası, özelikle de yeni Avrasya siyasi düzeni içinde ülkenin yerini tayin edecek iç ve dış değişikliklerin dikkate alınmasını gerektiriyor. Aksi takdirde, Amerika ve Avrupa'nın çıkarları açısından böylesine önemli bir bölgede uluslararası güvenliğin idare edilmesi, gerekenden daha güç ve pahalı olacaktır.

    Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu'nun kesiştiği noktada ve Orta Asya'nın girişinde bulunan Türkiye'nin, bu konumundan dolayı oldukça stratejik bir öneme sahip olduğu ve sorunlu olan bu bölgede bir istikrar kutbu olduğu göze çarparken, diğer yandan hemen eşiğinde bulunan birçok bölgesel çatışma açısından oldukça yumuşatıcı bir unsur olduğu yönünde görüşlere yer verilmiştir.

    Yakın gelecekte Avrupa Birliği'ne tam üyeliğin gerçekleşmesinin ihtimal dışı olduğu, Türk-Yunan sorunları ile Kıbrıs sorununun bir çözüme bağlanma ihtimalinin zayıflığı dikkate alındığında, Avrupa Birliği ile ilişkilerin ne denli hassas bir noktada olduğuna dikkat çekilirken, Avrupa Birliği ülkelerinin Türkiye ile mevcut ilişkileri koparmama konusunda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerektiği belirtiliyor.

    Kitap, son olarak, Avrupa Birliği'nin bir sonraki genişleme safhasından sonra entegrasyon sürecinde yaşanacak daha büyük bir farklılaşmanın, değişen Türkiye'yi değişen Avrupa Birliği'yle yakınlaştıracak yeni fırsatlar sunabileceğine ilişkin öngörüye yer vererek noktalanıyor.

  3. #3
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Anka'nın Yükselişi Ve Dönüşü
    Oral SANDER
    İmge Kitabevi, İstanbul


    ÖZET


    Prof.Dr.Oral Sander bu eserinde, başlangıcından itibaren Osmanlı dış politikasını örnekleriyle birlikte titizlikle anlatmış, zaman zaman da iç gelişmelere değinerek bunların dış politikaya etkilerini ortaya koymuştur. Kitap beş bölümden oluşmaktadır:

    Birinci bölümde; Türklerin Orta Asya'dan göçleri ve yazarın "Beş Deniz Yaylası" ismini verdiği Mezopotamya ve Anadolu'ya yerleşmeleri, burada üstünlük kurmaları, Anadolu'ya ilk gelişleri, burada Bizans'la mücadeleleri ve üstünlüğü ele geçirmeleri anlatılmaktadır.

    İkinci bölümde; Osmanlıların Avrupa'ya geçmeleri, burada üstünlüğü ele geçirerek İstanbul'u fetihleri, Grek kilisesini hakimiyet altına almaları ve imparatorluk haline gelmeleri anlatılmıştır.

    Üçüncü bölümde; Osmanlı'nın duraklaması, duraklama nedenleri, ilk toprak kaybı ve Karlofça Antlaşması, Rus savaşı, Pasorofça Antlaşması ve Lale devrinin başlaması, bu dönemde yapılan yenilikler ve Kabakcı isyanıyla devrin sona emesi üzerinde durulmuştur.

    Dördüncü bölümde; Osmanlı'nın Avrupa'da gerilemesi, gerilemenin nedenleri, Fransa Devriminin etkileri, III.Selim dönemi ve yenilik çabaları bu arada devam eden Osmanlı-Rus savaşları, Fransız'ların Mısır'ı işgali ve yenilgiye uğratılması, Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın isyanı, Mora ayaklanması ve Yunanistan'ın doğuşu, Kırım savaşı ve dışardan ilk kez borç alınması gibi konular üzerinde durulmuştur.

    Beşinci ve son bölümde ise Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve nedenleri incelenmiştir. Bu süreçte 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ve Ayestefonos Antlaşması, Berlin Antlaşması, I inci ve II nci Meşrutiyetin ilanı, I inci ve II nci Balkan savaşları, İttihat veTerakki Cemiyetinin yönetimi ele geçirmesi ve imparatorluğu I inci Dünya Savaşına sokarak yok olmasına sebep olması anlatılmıştır. İmparatorluk, 19 Ağustos 1922 tarihli Sevr Antlaşması ile de fiilen ortadan kalkmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğu en kötü dönemlerinde bile dünya siyasetini etkileyecek kadar büyük bir güç olmayı başarmış, İngiliz ve Roma İmparatorlukları ile birlikte dünyanın en uzun süre yaşamış üç büyük İmparatorluğundan birisidir.

    XVIII inci yüzyıla kadar Avrupa'yı kendisine muhatap olarak bile kabul etmemiş, onlarla ilişkilerini daha tek taraflı olarak sürdürmüş ve bu politikası ile onların çeşitli hastalıklarından kurtulmuştu.

    Ancak bu politika bir süre sonra aleyhine sorunlar doğurmuş, XVIII nci yüzyıldan itibaren onlarla ikili ilişkiler kurmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu artık Avrupa'ya karşı "savaş" silahı yerine "Diplomasi" silahını kullanmaktaydı. Osmanlı diplomasisi çok kısa sürede büyük bir mesafe kaydetmiş ve imparatorluğun ömrünü en az iki yüzyıl daha uzatmıştı.

    Yazarın kitabın ismini "Anka'nın yükselişi ve Düşüşü " koymasının nedeni ise Grek ve Mısır mitolojisinde Phoneix kuşu ile Osmanlı İmparatorluğu arasında kurduğu benzerliklerdir. Phoneix'in Türkçe karşılığı " Anka kuşu" dur. Osmanlı İmparatorluğu da Anka Kuşu gibi, I inci Dünya Savaşına girmek suretiyle intihar etmiş ve yine onun gibi küllerinden tekrar doğmuştu. Doğan bu yeni devletin ismi ise "Türkiye Cumhuriyeti" dir.

  4. #4
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Anadolu Ezgisi
    Prof. Dr. Alemdar YALÇIN
    Günce Yaınları, Ankara


    ÖZET

    Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN'ın Anadolu Ezgisi adlı kitabı, on altı denemenin bulunduğu, 137 sayfalık küçük hacimli, ama yoğun beyin fırtınasının yansıtıldığı; başta edebiyatçı ve sanatçılar olmak üzere sosyolog, antropolog, arkeolog, halk bilimci ve tarihçileri de yakından ilgilendiren mesajları ve yorumları içermesi yönüyle önemli bir yayındır. Adı geçen bu kitabı, 1997 yılında Günce Yayınları yayımlamıştır.

    Sayın YALÇIN, kitabının adından da anlaşılacağı üzerine Anadolu coğrafyası ve Anadolu'da yaşamış, ama zamanla ölmüş kültürler ve uygarlıklar ile günümüzde yaşamakta olan Anadolu kültürü ve uygarlığı arasında mukayeseler, ilginç ve orijinal yorumlar yaparak Anadolu insanının dikkatlerini belli noktalara çekmeye çalışmaktadır. Doğal olarak, özellikle de Anadolu coğrafyasına yön veren aydınlarımızın dikkatlerini...

    Bu kitap ile Anadolu'da kurulmuş olan eski uygarlıkların ortak çöküş sebepleri üzerinde okuyucularını odaklayabilmek ve bilgilerini Türk toplumunun yararına sunabilmek için Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN'ın, oldukça zor bir görevi üstlendiği de gözlerden kaçmamaktadır. Onun deyişi ile "Doğru sandıklarımızla, doğrular arasındaki gerçek çizgiyi arayıp bulmalıyız. Çünkü, birden fazla doğru oluşmakta ve bunlar da birbiriyle çelişmektedir." (Yalçın, 1997:5)

    "Yaşadığımız Topraklar Tekin Değil..." Bu düşünceyi, aynı adla yer alan birinci denemesinde, hatta kitabındaki diğer bazı denemelerinde de sıkça tekrarlayan Sayın YALÇIN, "Ey Anadolu'da yaşayan insanlar! Ey Anadolu aydınları! Ey Anadolu sanatçıları! Aman ha, dikkatli olun, uyanık olun. Anadolu coğrafyasında kurulan eski uygarlıkların niçin yok olup gittiklerini sakın unutmayın. Bütünleşin. Aksi takdirde, öncekiler gibi yok olup gidersiniz." anlamlarını içerecek düşünce ve yorumları ile oldukça etkili mesajlar vermektedir.

    "Ruhuyla, bedeniyle, duyguları ve düşünceleri ile sürekli savaşan, durmayan, her gün kendisini yenileyen ve sürekli kendisini uyanık olmak için telkin altında tutan bir sanatçı topluluğu yetiştirmeliyiz." (Yalçın, 1997: 9)

    Bu ifade ile yazarın, aynı zamanda "Toplam Kalite Yönetimi" anlayışına müdrik olduğu da anlaşılmaktadır. Yeniden yenilenme, yeniden ilerleme, yeniden daha güzeli, iyiyi ve üretimde kaliteyi yakalama... Hiç durmama, hiç yorulmama... Aşağıdaki sözlere bir kulak verir misiniz? Mecazlar ve teşbihler içindeki gerçeklere...

    "Bu topraklar, bizim için dört yanında dört kapısı olan bir ev gibidir. Dört bir yanından gelen rüzgârlara açık. Dört bir yanından gelen sulara açık. Ne rüzgârlar karşısında bir korunma, ne devamlı ve dört bir yandan gelen sular karşısında bir bendi vardır. Sular geldikçe kökümüzü, rüzgârlar estikçe ruhumuzu yıpratmaktadır... Yıpranmamak ve çürümemek için bizim bir rüzgâr gibi dört bir yana esmemiz; pınar gibi dört bir yana akmamız gerek. Pınarımızdan acı su akmamalı. Rüzgârımız kırıp dökmemeli. O zaman kötülükler bir bir yok olacak; o zaman sanatçı, yaşadığı toplumu yaşatacak; o zaman insanlar arasında saygınlığını koruyacaktır." (Yalçın, 1997:10-11)

    "Başkalarının beyinlerinin ürettiklerini kullanarak kendi beynimizi körleştirmemeliyiz. Ayaklarımızı yürür, ellerimizi sürekli üretir biçimde tutmalıyız. Elbette bunu kendi yaşadığımız topraklarda yapmalı; bulunduğumuz çevreyi bin bir çiçek açan bir bahçeye dönüştürmeliyiz. Bunun için de sanatçının önderliğine, dilin etkili ve sürükleyici gücüne ihtiyaç vardır." (Yalçın, 1997:12)

    Kitabın ikinci denemesi "Bir Yolculuğa Çıkmalıyız" adını taşımaktadır. Burada, Batı'nın içinde bulunduğu kaos, kendi dışındakilere duyduğu kin, öfke ve riyakârca tutum; daha güzel nasıl anlatılabilirdi, insan merak ediyor.

    "Kendisini Tanrı'dan daha çok yaratıcı gören, bütün ufku mitolojik ilahlarla kaplı Batı; süs hayvanlarından, besi hayvanlarına kadar bütün canlılara, ölüm meleği olmaya devam ediyor... Onların doğumunu, ölümünü ve yaşama zamanlarını kuşatmaya ve yönlendirmeye çalışıyor. Kendisi, sınırsız bir özgürlükten yana olduğunu ve bunun için savaşmak gerektiğini söylerken yeryüzündeki bütün canlıların ufkunu kuşatarak istediği gibi doğmalarını, istediği gibi yaşamalarını ve istediği yerde, istediği zamanda ölmelerini sağlamaya çalışıyor." (Yalçın, 1997:14-15)

    Ayrıca, kitabın bu ikinci denemesinde yer alan bir diğer önemli konu ise, sanatçı ve edebiyatçılarımızın fasit bir yörüngede popülist olma gayretlerinden ve zorlamalarından dolayı özlerinden uzaklaşmış bulunmalarıdır. Bakınız, Sayın Yalçın, bu düşüncelerini nasıl yansıtmaktadır?

    "Kısacası, edebiyatımızın her alanında bir kısırlaşma göze çarpmaktadır. Romanda bazı popülist çabalar ve ilgi çekici çalışmalar bunun dışında tutulabilir. Çok satılan ve ülkenin gündemini dolduran romanlarda bile yazarımızın başka iklimlere gittiğini, kendisine yabancılaşmaya devam ettiğini görürüz. Oysa şimdi, edebiyatımızla insanımızı barıştırmanın tam zamanıdır. Sıradan Anadolu insanı ile aydınımız arasındaki aşılmaz dağları delmenin tam sırasıdır. Anadolu'nun neresinde olursa olsun, sıradan ve sade insanı bütün yönleriyle edebiyata taşımalıyız." (Yalçın, 1997:16-17)

    "Edebiyatçımızı İstanbul'un entel barları, meyhaneleri ve kahvelerinden çıkarmalıyız. Sigara dumanları içinde, yarı bulanık cinsellik hikâyelerine boğulan sanatçımızı, tertemiz Anadolu havasına taşımalıyız. Çünkü, sanatçıyı yaşatan içinden çıktığı toplumdur. Sanat kozasının oluşturulacağı yerler de, üzerinde yaşadığı topraklarla insanlar arasındaki sonsuz ve tükenmez ilişkiler bütünüdür." (Yalçın, 1997:17-18)

    Türk toplumunun, özellikle de Türk aydınının birinci görevi; Anadolu'yu tanımaktır. "Anadolu, Seni Bir Türlü Tanıyamadık" başlıklı denemede bu gerçeğe temas edildiği gibi, başta edebiyat olmak üzere sanatın bütün dallarında eserler veren sanatçıların belki de en önemli kusurları kendi coğrafyalarını tanıyamamalarıdır. Durum böyle olunca, gerek bizden öncekilerin saçtığı, gerekse bizim Anadolu'da büyük bir heyecanla saçtığımız ışık bizden uzaklaşmıştır. Işıksız ve karanlık bir coğrafyada konuşmak, yazmak, doğruyu ve güzeli eserlerde terennüm etmek de oldukça zorlaşmıştır.

    "Anadolu'nun açılan kapılarından süzülen bir ışık olduğumuzu unutmuşuz. Kulaklarımızı tıkayıp gözlerimizi kapatarak güzel şeyleri görmek ve güzel besteler duymak için dolaşıyoruz." (Yalçın, 1997: 26)

    "Esen bu başka rüzgârlar yüzünden bir türlü kendimizi tanımlayamadık. Kavramların ve kafaların karıştığı bir ortamda sağlam bir zemin üzerinde oturmayan edebiyatımız, büyük eserlerini veremedi. Günübirlik moda düşüncelerin, bir önceki moda düşüncelerle çatıştığı bir ortamda, bir düşünce geleneği oluşmadığı gibi bir edebiyat geleneği de oluşamaz." (Yalçın, 1997:27)

    Anadolu aydını ve sanatçısındaki bu eksikliğin giderilme yöntemini ise, yine yazarın ifadelerinden öğrenmekteyiz:

    "... edebiyatçımız, yaşadığı toprakları tanımak için bir geziye çıkmalıdır, diyoruz. Olanların tarihini, olduğu gibi anlamak zorundayız. Ancak böyle yaptığı zaman bazı basit gerçeklerin çevresinde ortak ve tartışılmaz karmaşık gerçeklere ulaşacaktır. Sanal gerçeklerin yanıltıcı dünyasından çıkarak kalıcı gerçekleri görecek, yaşayacak ve yazacaktır." (Yalçın, 1997:28)

    Sayın YALÇIN, kitabının sonraki denemelerinde de bu ana düşünceyi açarak geliştirmektedir. Özellikle Lidya, Truva, Karya, İonya, Frigya gibi eski Anadolu uygarlıkları ve bu uygarlıkların temsilcisi durumundaki eski insanların çıkmazlarını ve kusurlarını dile getirirken günümüz Anadolu insanına önemli mesajlar aktarmakta ve uyarılar yapmaktadır.

    "... insanımızı tanımanın yolu, yaşadığımız toprakları tanımaktan geçer diyoruz. Bizden önceki toplumlar bu topraklarda nasıl yaşamışlardır? Hangi sıkıntılarla karşılaşmış ve bunların çözümü için ne gibi düşünceler geliştirmişlerdir? Bütün bunları öğrenmek ve bilmek zorundayız." (Yalçın, 1997:45)

    "Aydınlarımızın bir kısmı da bizim Anadolu'da en eski dönemlerden beri yaşayan insanların devamı olduğumuzu ve onların kültürel değerlerini taşıdığımız düşünüyorlar. Batı medeniyetinin kökleri Anadolu topraklarına kadar geldiğine göre, biz de bu köklerle bir ilişki içinde olduğumuzu söyleyerek Batı'ya yakınlaşabiliriz, düşüncesini öne sürüyorlar." (Yalçın, 1997:46)

    Kimi aydınlar vardır ki, Türklerin Anadolu'ya bir uygarlık getirmediğini, belli bir sosyal, ticarî ve kültürel sistemimizin bulunmadığını, her şeyin en iyisinin ve en doğrusunun bizim dışımızda oluşturulduğunu iddia etmektedirler. Ayrıca, bu kimi aydınlar; Türk toplumunun eski Anadolu uygarlıklarının mirasyedisi olduğunu da söylemektedirler. Sayın YALÇIN, bu tür iddia ve yorumların ne kadar yanlış olduğunu deneme üslubu içinde ve bilimsel gerçeklere de uygun biçimde kitabında vurgulamaktadır. Özellikle, Türklerin Anadolu coğrafyasında oluşturduğu "kışla", "kervansaray", "bedesten" ve "hastahane" (=darüşşifa = şifahane) lere dikkatleri çekmek suretiyle 10 ncu ve 11 nci yüzyıldan itibaren kamu hayatına ve ticarete getirilen düzen ve güvenlik sistemi hakkında etkileyici bilgiler vermektedir. "Anadolu ile Barışmak" başlıklı denemesinde Sayın YALÇIN'ın konuyla ilgili şu tespitlerinin altını çizmekte de büyük yarar bulunmaktadır:

    "Her kırk kilometre mesafedeki kışlalar ve kervansaraylar, Anadolu'yu vatan yaparak her karışını kullanan anlayışın ve yüksek düşüncenin kaynağıdır. Bu kervansarayların çevresinde ve kışlalarda yaşayan insanların Anadolu düzlüklerini yağmalardan, talanlardan ve düşman saldırılarından koruduğunu bilmeliyiz. Kırsalı temizlenmiş bir Anadolu'nun kentlerinin de temizlendiğini bilmeliyiz. Bunu, bizden önce bu topraklarda gerçekleştirenler yine biziz. Anadolu'nun bütün eski kentlerinde iç ve dış kale duvarlarının 11. yüzyıldan sonra kullanılmamasının nedeni işte bu örgütlenmedir. Günümüz aydınının Anadolu'da güvenliği sağlamakta düştüğü sıkıntının sebebi; işte belleğimizdeki bu bilgileri, dipsiz karanlıklara gömmemizdir. Yaşadığımız toprağı, aydınımızın bilmesi ve geleceğini ona göre düzenlemesi derken bunu kastediyoruz." (Yalçın, 1997:103-104)

    "On birinci yüzyıldan itibaren geçmişimizle hesaplaşmalıyız. O kervansarayları niçin yaptığımızı, niçin bir sanat eseri gibi bezediğimizi ve niçin bugün kaderine terk ettiğimizi bilmeliyiz." (Yalçın, 1997:106)

    Aynı düşünceler doğrultusunda Sayın YALÇIN, "Anadolu ile Barışmak II" başlıklı denemesinde ise Vakıf (= Koruk) sisteminin varlığından bahsetmekte; vakıf sisteminin Türk sosyal ve ekonomik hayatındaki önemli görev ve işlevlerini idrak edemeyen günümüz aydınlarına yapıcı eleştiriler yöneltmektedir:

    "Bizden sonrakiler de yararlansın diye yazılan vakıfnameler konuşabilir. Eğer, gereksiz fazlalık diye yakılmamışsa, rutubetli odalarda çürümemişse, kutsal dinî yazılar sayılıp anlaşılmıyor diye gömülmemişse veya yakılmamışsa..."

    "Hastahanelerin, bedestenlerin, kervansarayların, kapalıçarşıların elbette dili yoktur. Onların anlattıklarını anlamamak için ancak sağır ve dilsiz olmak gerekir. Hastahaneler; insanların dil, din ve ırk ayırmadan, düşman ve dost ayırmadan iyileştirildiği kurumlardır. Bilimsel araştırma merkezleridir. Geldiğimizde, biz böyle kurumlar bulmamıştık. Geldiğimizde, Yunus'unki gibi sözler bulmamıştık. Onları Anadolu'ya biz getirdik."

    Anadolu Ezgisi'nde temas edeceğimiz bir diğer deneme ise, "Yârenlerimiz Yarınlarımızdır" başlığını taşımaktadır. Sayın YALÇIN, burada müzelik duruma düşmüş sosyal kurum Yâren'in geçmişteki yardımlaşma ve dayanışma ile ilgili sosyal işlevlerine temas etmekle kalmayıp, günümüz insanında bulunması gereken ulusal ve evrensel boyuttaki meziyetlerinin üzerinde de durmaktadır. Türk kültüründen yansıma (özellikle Çankırı yöresine özgü) Yâren Kurumu ve yârenlerin, ruh anlayışı ve hayata bakış tarzıyla ilgili oldukça önemli bilgiler sunmaktadır. 21. yüzyıl insanının güvenli ve mutlu geleceğinin teminatı olarak görülen Yâren; Sayın YALÇIN'ın ifadelerinde şöyle yansımaktadır:

    "Yâren, aynı zamanda bizim ruh disiplinimizin Anadolu'da çelikleştiği ve insanların birbirlerine 'taşları kurşunla kenetlenmiş duvarlar gibi saf bağladıkları' bir yaşayış biçimimizdir."

    "Yâren, bizim yarınlarımızdır. Çünkü, bizim kendimize özgü bir anlaşma ve yaşama biçimimiz olacaksa, onun kaynağı yine bizim sosyal psikolojimizin eseri olan Yâren'dir. Yani, biz oyuz ve o bizim ta kendimizdir." (Yalçın, 1997: 119)

    "Ey Yâren Meclisi! Sen bizim dünümüzdün; ama, şimdi bugünümüz ve yarınımız olmalısın. Yiğitliğin, dürüstlüğün, inanmışlığın, çalışkanlığın, hakkına razı olmanın yıkılmaz kalesi olarak sen bize bugün ve yarın gereklisin." (Yalçın, 1997:123)

    Anadolu Ezgisi, zevkle ve heyecanla okunan, sosyal ve kültürel mesajlarla yüklü bir kitap. Bu kitabı, Türk okuyucusunun yararına sunan Prof. Dr. Sayın Alemdar YALÇIN'ı ve Günce Yayınları'nın değerli yöneticilerini içtenlikle tebrik ederim. Ayrıca, toplumların ve ülkelerin rekabet hâlinde bulunduğu ve güç gösterme yarışına katıldığı 21nci yüzyıla girdiğimiz bir ortamda içeriği zengin bu tür yayınların Türk okuyucusuna daha çok ulaşması ve ulaştırılmasının da ayrı bir gereklilik olduğunu belirtirim. Anadolu Ezgisi'nden alınma aşağıdaki tespitle, tanıtım yazımı bitirmek, en doğru yöntem olacaktır:

    "Adem'in kovulduğu cennet, Yakup'un gökyüzüne yükseldiği taş, bu topraklar üzerindedir. Meryem, burada yaşamış; yüz yıllık uykular bu topraklarda uyunmuştur. Bütün bu inanış ve tütsülerin arasından kendi yolumuzu bulmalıyız. Tıpkı düşmanlarının arasından, dinî şarkılar okuyarak geçen inanmış insanlar gibi."

  5. #5
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Amerikan Savaş Stratejileri

    Genrikh TROFİMENKO

    Pencere Yayıncılık / İstanbul



    ÖZET


    Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşu sırasında, Kurucu Atalar tarafından formüle edilmiş olan Amerikan askeri-politik kavramlarının, yönetici sınıfın genişlemeci kesimlerinin etkisi altında, sonunda, sınır tanımaz dünya hegemonyası amaçlarına hizmet eden bir ulusal askeri doktrin halinde nasıl evrimleştiği anlatılmaktadır. Bu amaca ulaşma planları çoğunlukla, Birleşik Devletler tarafından hem psikolojik tarzda hem de dolaysız şekilde yani fiziksel silahlı kuvvet kullanımına yaslanmıştır.

    Amerikan askeri-politik strateji esaslarının askerler tarafından değil de politikacılar tarafından oluşturulduğunu söylemek hiçbir şekilde yanlış olmaz. Ordu yalnız taktik konularla ilgilenmiş ve stratejik teorinin Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri içinde tanıtılmasını sağlamıştır.

    Amerika Birleşik Devletlerinde, devlet gemisinin dümeninde bulunan politikacılar, mülk sahibi bir sınıfın temsilcileri olarak yayılmacı bir dış politika ve stratejinin esaslarını çizdiler.

    Kurucu Ataların dış politika kavramları incelendiğinde onların askeri-politik stratejilerinin üç temel yargıya dayandığı görülecektir:

    - Silahlı Kuvvetler, dış politikada anlaşmazlıkları çözümlemenin ana ve nihai aracı, "son sözü söyleyendir."
    - "Kendi çıkarlarının bilincinde olmak" Birleşik Devletlerin uluslar arası ilişkilerdeki tutumunu şekillendiren temel unsur olmalıdır.
    - Birleşik Devletler, daha önce benzeri görülmemiş, kendine özgü bir ulustur.

    Birleşik Devletlerin tecrit politikasını ancak 2 nci Dünya Savaşı'ndan sonra terk ettiği ve bundan sonra pek çok sayıda uzun dönemli ittifaklara ve anlaşmalara girip kendi himayesi altında dizi dizi askeri ve politik bloklar kurarak uluslar arası ilişkilere aktif şekilde müdahale etmeye başladığı savunulmaktadır. 2 nci Dünya Savaşı sonrası dönemde nükleer silahların ortaya çıkması, stratejik amaçların elde edilebilmesi için savaşın ara aşamalarını devreden çıkarıp doğrudan stratejik nükleer kuvvetlerin kullanılabilmesine olanak sağlanmıştır. Stratejik nükleer silah sistemlerinin karmaşıklığı ve muazzam maliyetleri ve ulusal askeri-sınai altyapının önemli boyutlarda genişlemesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri gelişiminin, ülkenin genel ekonomik faaliyetinden ve politik örgütlenmesinden ayırt edilemez bir duruma gelmesine katkıda bulunmuştur. Birleşik Devletlerin askeri çabalarının yönü ve kapsamı, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetlerinin yeteneklerinin değil aynı zamanda ulusun davranış şeklinin de temelini oluşturmaktadır. Çünkü silahların muazzam maliyetleri karşısında, askeri çabalar, dış ve iç politikanın en önemli elemanı durumuna gelmiştir.

    Amerika Birleşik Devletleri liderliğinin askeri ve politik düşünce tarzı bir dizi unsurun etkisi altında kalmıştır. Bunların en önemlisi SSCB ile Birleşik Devletler arasındaki, sosyalizm ile kapitalizm arasındaki güçler dizilişidir. İki ülke arasındaki mevcut stratejik askeri eşitlik belirli bazı batı çevrelerin saldırgan niyetlerini gemlemektedir. Başka bir gemleyici etken de halk yığınlarının giderek artan bilinçliliği ve politik etkinliğidir. Sovyetler Birliği ve tüm sosyalist topluluğun askeri ve ekonomik gücü ve onların barışı korumayı ve silahsızlanmanın gerçekleştirilmesini amaçlayan ve tüm dünyada geniş bir kamuoyu desteği sağlayan, yapıcı ve amaca yönelik politikası da Amerika Birleşik Devletleri askeri politikasını etkilemiştir.

    Sömürgecilik sisteminin çökmesi ve sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki politik ve ekonomik ilişki sisteminin köklü şekilde değiştirilmesini talep eden çok sayıda bağımsız ulusun dünya sahnesine çıkmış olması da Amerika Birleşik Devletleri yönetici çevrelerinin stratejik hesaplarını önemli bir dereceye kadar etkilemektedir. Gelişmekte olan ülkeleri zaman zaman silahlı kuvvete de başvurarak Amerika Birleşik Devletleri nüfuz bölgesi içinde tutma çabası Amerika Birleşik Devletleri politikasının ve stratejisinin ana hedeflerinden biri olmuştur.

    Washington'un askeri politik stratejisinin doğasını etkileyen diğer etkenler arasında Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin ve dünya kapitalist ekonomisinin durumu, Batı Avrupa ve Japon askeri ve ekonomik yeteneklerinin büyümesinden kaynaklanıp gittikçe keskinleşen çelişkiler ve Hindistan, Güney Afrika ve Brezilya gibi ülkelerin, bölgesel askeri dengelerde önemli bileşenler durumuna gelmeleri sayılabilir. Kuşkusuz, dünya çapındaki güç dengesinin ana unsurlarından birisi olan, Çin Halk Cumhuriyeti, ülkenin nükleer roket cephaneliğini büyütmekte ve konvansiyonel kuvvetleri ve silahları modernleştirmektedir.

    Amerika Birleşik Devletleri yönetici çevreleri, kendi stratejilerini dünyanın değişen gerçeklerine uygun duruma getirmek için periyodik ayarlamalar yapmaktadır. Ama dünya çapındaki politik, ekonomik ve askeri güç dengesinde yer almakta olan kaymalar ve Birleşik Devletlerin kendi başlattığı silahlanma yarışının gittikçe büyüyen mali yükü, onun dünya çapında askeri kuvvet kullanma kapasitesini sınırlamaktadır. 2 nci Dünya Savaşından bu yana girişilen Amerika Birleşik Devletleri askeri maceralarının başarısızlığa uğraması (özellikle Kore ve Vietnam'daki müdahaleler), günümüz dünyasında gerçek stratejik değişiklikler sağlamanın ancak askeri olmayan araçlar kullanarak, en başta da teknolojik ve ekonomik nüfuz araçları kullanarak mümkün olacağını savunan gerçekçi düşünceli Amerikalıların durumunu güçlendirmiştir. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri liderleri, sübjektif olarak, Washington'da bazen "mutlak güvenlik" diye tanımlanan benzersiz bir askeri konuma ulaşmaya çabalamaktadır. Bu ise, Amerika Birleşik Devletleri stratejisinin dünya gerçeklerine uyarlanmasını son derece acılı, yavaş ve çelişkili bir süreç durumuna getirmektedir. Washington'un askeri-politik stratejisindeki gerçekçiliğe doğru kayışlar, dalgalanmalar halinde ve saptamalarla birbirini izlemektedir.

    Birleşik Devletlerin kendini yeni uluslar arası duruma uyarlanmasında askeri-politik alandaki uyarlamalar dahil çok belirgin bazı özelliklere işaret edilebilir. Bu özelliklerin birincisi, askeri doktrin ve stratejiye getirilen ayarlamaların koşullar tarafından zorunlu kılındığı gerçeği; ikincisi, bu ayarlamaları en alt düzeyde tutma istekliliği; üçüncüsü, bu ayarlamaların, onları gerekli kılan teorik anlayışın oldukça gerisinde kalması ve dördüncüsü ise yeni ve daha iyi silah sistemleri geliştirme yoluyla, askeri ve politik sorunlara saf teknik "çözümler" bulmaya çalışmasıdır.
    Güç dengesinin stratejik bakımdan anlamı, uluslar arası bir sisteme katılanlar arasındaki dengeyi, bir tarafın, diğerlerini bölen çelişkileri sömürerek kendi yararına çevirme yeteneğidir.

    Soğuk Savaş 200 yıllık Amerika Birleşik Devletleri tarihiyle kıyaslanarak incelendiğinde, bir bakıma, geleneksel Amerikan politikalarından bir sapmaydı ve dünya çapındaki tüm sorunların, en başta da "uluslar arası Komünizm" sorunun Birleşik Devletler tarafından kendi keyfine göre ve güç konumlarından hareketle ele alınması girişimiydi.



  6. #6
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Ankara'da Savaş Rüzgarları
    Kazım KARABEKİR
    Emre Yayınevi
    ÖZET
    Yakın tarihimize bir ışık tutmak maksadıyla, Kazım KARABEKİR'in varisleri tarafından onun notlarının toparlanmasıyla meydana gelen, bu eser yakın tarihimizle ilgili bilinmeyen tartışmaları gözler önüne sermiştir.

    Kazım KARABEKİR; 1939 yılından 1946 yılına kadar olan zaman dilimi içerisinde, T.B.M.M. içerisinde olan tartışmaları gözler önüne sererken, 2'nci Dünya Savaşına girilip, girilmeyeceği, girilecekse kimin tarafında olunacağı, büyük dünya devletlerinin tarihinden gelen emellerini , bunları 2'nci Dünya savaşı ile nasıl gerçekleştirmek istediklerini, bu emellerden Türkiye Cumhuriyeti'nin nasıl ve ne kadar etkileneceğini anlatmaya çalışmıştır.

    Türkiye Cumhuriyeti'nin bulunduğu coğrafi konumun yanında, Türk milletinin tarihten gelen savaş tecrübesi, askeri alanda gösterdiği başarılar ve beraber savaşa girdiği müttefiklere verdiği sözleri tutma gibi özelliklerini bilen devletlerin, kendi emellerini gerçekleştirmek maksadıyla, Türk milletini kendi saflarına çekmek için sarf ettikleri çabaları göreceğiz. Ayrıca, yazar eserinde tek partili sistemin demokratik sistem içerisinde yeterli doyumu sağlayamadığının, iktidar partisi içerisinde ele alınan konulardan partinin görüşülmesini istediği konuları meclise aks ettirdiğini, bu durumda meclisin ve kamuoyunun olayların gidişatında yeterince bilgilerinin ve etkisinin olmadığının altını çizmiştir. Bu eserde anlatılan dönemi iyi anlayabilmek için, dönemin daha öncesine gidip, olayları incelemek, dünya devletlerinin emellerinin ne olduğuna bakmak gerekir.

    2'nci Cihan Harbinin ortaya çıkmasında etkili olan devletlerden biri de Rusya 'dır. Öncelikle Rusya'nın tarihten gelen emelleri nelerdir onlara bakalım. Rusya Balkanlarda, siyasi ve askeri çıkarlarını elde etmek, sonra Kars Yaylası'na yerleşmek ve buradan da boğazlara hakim olup sıcak denizlere açılmayı istemektedir.

    Çarlığın, bu amaçlı istila siyaseti iki devreye ayrılır. Birincisi Almanların, Avusturya etrafında, ikincisi Almanların, Prusya etrafında toplanma zamanıdır. 1'nci devrede Ruslar, İngiliz ve Almanlarla müşterek çalışmışlardır. 2'nci devrede ise Almanlar, Rusları olduğu kadar İngilizleri de korkutmuşlardır. Daha sonra Kırım Harbinde Ruslar mağlup olunca Orta Asya' ya döndüler. " Boğazların anahtarı Asya steplerindedir." dediler. İlerleyen yıllarda Ruslar Almanlarla tek başına mücadele edemeyeceğini anlayınca, 1907'de İtilaf Üçlüsünü kurdular. Almanya'nın en büyük ideali ise Alman birliğini kurduktan sonra deniz aşırı ülkelere açılmaktır. Bunu küçük devletleri ele geçirmek veya müzahir yerleştirip, oraları Almanlaştırarak gerçekleştiriyorlardı.

    Dünya devletleri kendi emellerini gerçekleştirmek uğruna düşman gördükleri ülkelerle dahi anlaşmaya gitmekten çekinmemişlerdir. Büyük devletlerin tarihten gelen emellerini gerçekleşmesi uğruna küçük devletlere dost gibi görünüp onlardan yana bir takım anlaşmalara imza atabilirler, buna rağmen tek amaçları büyük ideallerini gerçekleştirmektir. Bu idealleri uğruna devletlerle gizli anlaşmalar yapmışlardır. Bu gizli anlaşmalar 2'nci Dünya Savaşı'nın başlama anına kadar devam etmiştir. Oluşan Almanya - İtalya - İngiltere - Fransa cephelerine karşı kimlerin onların yanında savaşa girmesi gerektiği, Türkiye Cumhuriyeti'nin savaşa girip girmemesi, girerse kimin tarafında olması gerektiği tartışmaları son ana kadar devam etmiştir.

    Savaşa girip - girmeme ve yahut kimin tarafında girilmesi gerektiği tartışmalarına etkisi olan sebeplerden biri de devletler arasındaki ikili anlaşmalardır. Örneğin; Türkiye, Balkan Paktı'na imza atmıştır. Rusya ile de yapılan anlaşma gereği 2 ülkeye hudut olan devletlerle herhangi bir anlaşmaya gitmeyeceklerdir. Bu durumda Rusya, Bulgaristan'a saldırırsa ne gibi siyaset izlenmesi gerekir.Türkiye Cumhuriyeti Akdeniz'de çıkarları doğrultusunda İtalya ile savaşa girerse müttefiki Almanya ile de savaşacak mıdır? Bu gibi konuların T.B.M.M.'nde tartışılıp karara varılması gerekiyordu. Almanya'nın, İtalya konusunda taahhüt vererek, kendi yanlarında savaşa girmemizi istemeleri, kamuoyunda, Almanya ile savaşa girilmesi üzerinde ağırlık kazanmıştır.

    Rusya ile İtalya, İngiltere - Fransa - Almanya arasında patlak veren savaşa hemen girmeyip kendi menfaatleri için daha faydalı olacak zamanı beklemişlerdir.

    T.B.M.M.'de Kazım KARABEKİR ve bir grup milletvekilinin görüşleri şöyleydi; Büyük dünya devletleri, büyük ideallerini gerçekleştirmek için küçük devletlere dost görünürler. Onların bu amaçlarının bir aracısı olarak savaşa girmenin hiçbir mantığı olmadığıdır. Savaşa girilecekse bunun tek sebebi vatanı savunmak olmalıdır. Büyük devletlerden gerekli yardım, savaş başlamadan önce alınıp gerektiğinde vatan savunması için kullanılması lazım gelir.

    Harpte seferberlik ilan edildiğinde hep beraber, ayrım gözetmeksizin zengini, fakiri, adaletli bir şekilde vatan savunması için üzerine düşen görevi gerçekleştirmesi gerekir. Kazım KARABEKİR Paşa'nın düşüncelerine göre, 2'nci Cihan Harbinde, asıl olan mesele; savaşın nasıl yönlendiği değil, Türk milletinin emniyeti ve istiklalinin muhafazasıdır. Savaşta yapılması gereken şunlardır: Ruslarla gerektiğinde savaşmaktan kaçınmayacağımızı göstermek, sosyal yardıma hız vermek ve haksız zenginliği önlemek kadar haksız zarureti de önlemek gerekmektedir . Cephede ve cephe gerisinde, savaşın ağır şartlarını her Türk'ün eşit oranda paylaşması gerekir. Sulh zamanında savaş ekonomisinin esaslarını yerine getirmek gerekir. Kaynakların ve stokların savaşa göre hazır tutulması gerekir.

    Kazım KARABEKİR Paşa , dönemin hükümetine getirdiği eleştirileri eserinde şöyle sıralıyor: "Seferberlik halinde iken ordumuzun ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla her şey vesikaya bağlanıyor. Fakat francala ekmeğin lokantalarda yüksek fiyatlarla satılması önlenemiyor, halk savaşa girmediği halde arpa karışımı ekmeği vesika ile alırken imtiyazlı insanlar francala ekmeklerle köpeklerini besliyorlar. Tam bu ortamda Yunanistan'a İsmet İnönü'nün emriyle 60 ton buğday satılıyor .Bu da hudutlarda daha sonra açlık baş göstermesine neden oluyor. Kısacası halk savaşa girmediği halde savaşa giren ülkelerden daha fazla savaştan etkilenmiştir".

    İngiliz sefiri, zamanın Dış İşleri Vekili Şükrü SARAÇOĞLU'na Almanlarla siyasi, iktisadi ilişkilerin kesilmesini istediklerini bildiriyor. Şükrü Saraçoğlu, buna "Savaşa girmemizi isteseydiniz daha iyi olurdu," diye cevap veriyor. Bu savaşa girebilecek durumda olduğumuzu gösteren bir cevaptır. Oysa Kazım KARABEKİR Paşa önderliğinde bir grup milletvekili savaşa girmememiz gerektiğini düşünüyor ve nedenlerini şöyle sıralıyor; Almanlarla 1'nci Cihan Harbinde Ruslara karşı savaştıktan sonra şimdi Ruslarla, Almanlara karşı savaşmanın anlamını halkta dahil olmak üzere kimse çözemiyor. Halk arasında barış zamanında yeterince hazırlık yapılmadığı için tüm yurdun elden gitmesi ve yok olması endişesi vardır.

    08.06.1942 günü Seyfi DÜZGÖREN, Recep PEKER gibi vekiller savaşa girmemiz gerektiği yolunda teklif verdiler. Bu teklif grubunda kabul olundu, fakat Kazım KARABEKİR ve aynı düşüncede olan bir grup milletvekili ağır tenkitleri sonucunda Almanlar sebebiyet vermedikçe savaşa girilmemesi konusunda teklifte bulundular. T.B.M.M.'de bu teklif kabul edildi.

    03.04.1943 günü İsmet İnönü-CHURCILLE müzakere yapmak için Kahire' ye gider. Aynı gün Kazım KARABEKİR Paşa savaşa girilmesi şart ise sıcak savaş yerine müttefiklere asker göndermeyi teklif ettiler. Yakın tarihimizde meydana gelen olayları günümüze kadar ulaştıran bu eserler, tek partili sistemin demokratik hayat içerisinde ne kadar yetersiz kaldığını gözler önüne sermektedir.

    Sonuç olarak, dünyada ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran devletler; tarihten gelen emellerini gerçekleştirmeyi hiçbir zaman göz ardı etmeyecek, daima bu amaç için çaba sarf edeceklerdir. Gerektiğinde bunun için küçük devletlerle dost görünüp anlaşma bile yapacaklardır. Türkiye Cumhuriyeti olarak yapmamız gereken, barış zamanında dahi savaş çıkacakmış gibi hazırlıklarımızı yapmak, teşkilatımızı ve kaynaklarımızı ona göre hazırlamak, bilgi ve teknolojimizi yükselterek içinde bulunduğumuz sınırlara, vatan topraklarına göz dikmiş düşmanlara, vatanımıza el uzatma cesaretini vermemekti.

    Savaşta seferberlik halinde ise, cephede olduğu gibi cephe gerisinde de, düzenli adaletli ve paylaşımcı şekilde organize olarak sistemleri yürürlüğe koyma becerisini göstermemiz gerekmektedir. Bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde dünyanın en süper orduları birleşip vatanımıza tecavüzde bulunsa bile, vatanımızdan, bir karış toprak almaya güçleri yetmeyecektir.

  7. #7
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Anılarım


    Ernst E. HIRSCH


    ÖZET


    Prof. Dr. Ernst E. Hirsch, 1933-1950 yılları arasında Türkiye'de görev yapmış Yahudi-Alman bilim adamlarından biridir. Ülkesinin başı Hitler belasına bulaşınca, bir dizi serüvenden sonra pek çok soydaş ve meslektaşı gibi kendini Türkiye'de bulmuştur. Prof. Hirsch, bir Hukuk profesörü olarak hem kanunların hazırlanmasına, hem eğitim reformunun şekillenmesine, hem de öğrencilerin yetişmesine katkıda bulunacaktır. Ancak Türk Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir şartı vardır. En kısa zamanda Türkçe öğrenecek ve derslerini de Türkçe verecektir. Çaresiz, o da işe, Türkçe^Almanca sözlük alarak başlar, ama ü ve i harflerini öğreninceye kadar epey bir çaba sarfetmesi gerekir.

    TÜBİTAK tarafından yayınlanan bu eser, oldukça detaylı ve düzenli hazırlanmış bir otobiyografidir. Prof. Dr. Hirsch'in yaşamı ülkemizdeki birçok kişi tarafından ve yine birden çok nedenle dikkate değer bulunmaktadır. 20 Ocak 1902 - 29 Mart 1985 yılları arasında yaşamış olan Profesör'ün otobiyografisinin orjinali, 1982 yılında Münih'te Almanca yayımlanmıştır.

    Hayatının ilk yıllarından itibaren hem çalışıp hem okumuş olan Hirsch, bu durumu anlatırken, "çıraklık ve stajyerlik yaptığım dönemlerde hayat okulunun resmi okullardan daha zor olduğunu kavramıştım" ifadesiyle, zorlu yaşam öyküsünden anlamlı bir kesit vermektedir. Bu eserde Profesör Hirsch'in yaşamının ilk yıllarına ait bilgilerin yanı sıra; akademik yaşama geçişi, Türkiye'ye gelişi, İstanbul Üniversitesi'nin ilk yılları ve burada Hirsch'in hangi görevleri aldığı, öğretim üyeliği sırasında Türkçe kitap yokluğu nedeniyle çektiği sıkıntıları, öğrencilerdeki sınav korkusunu giderebilmek için neler yaptığı gibi pekçok ilginç bilgiye ulaşmak mümkündür. Eser bunlardan başka Türkiye'nin ilk yıllarını bir yabancı gözüyle görmek fırsatı da yaratmaktadır.

    Prof. Hirsch 1933 yılında Almanya'dan ayrılarak 1933-1943 yıllarında İstanbul Hukuk Fakültesi'nde, 1943-1952 yıllarında da Ankara Hukuk Fakültesi'nde davetli öğretim üyesi olarak çalışmıştır. Eserin doyurucu kapsamı içerisinde Profesör'ün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde aldığı görevler ve Ankara'da Türk uyruğuna geçişi ile ilgili bilgiler de yer almaktadır.

    Anılarım, Profesör'ün kütüphaneciliğe duyduğu ilgi nedeniyle de bazı okuyucuların dikkatini çekecektir. Prof. Dr. Hirsch, İstanbul Üniversitesi bünyesinde öğretim üyeliğinin dışında "kütüphaneci" olarak da hizmet vermiştir. Hirsch'in bu konudaki görüşleri son derece ilgi çekicidir ve Profesör, kütüphaneci olarak gördüğü durumu ve yaptıklarını yine akıcı bir dille sunmaktadır. "Kitaplığı olmayan bir üniversite, cephaneliği olmayan bir kışlaya benzer" ifadesiyle başlayan bölümde, Hirsch'in kütüphaneye verdiği önem ve o yıllarda Türk kütüphaneciliğinin içinde bulunduğu durum ortaya konmaktadır. Profesör, yine aynı bölümde "demek ki, yapılacak ilk iş, Türk kanunlarının hazırlanmasında örnek alınmış Avrupa ülkelerinin hukukları ile ilgili kanun ve dergi koleksiyonlarından oluşacak bir kitaplık kurmaktı" dedikten sonra; "ilk başta Türk meslektaşlara bu sorunun önemini, özellikle kapsamını da kavratmakta güçlük çektim. Türk meslektaşlar, bilimsel bakımdan iyi-kötü doyurucu bir kitaplık kurmanın, bunu düzenli olarak yenileştirmenin ve sürdürmenin ne muazzam bir iş olduğunu zihinlerinde canlandıramıyorlardı" şeklinde hayretini ifade etmiştir.

    Değişik bakanlıklara danışmanlık yapan Hirsch bugün hepsi birer ünlü hukukçu olan pek çok öğrencinin yetişmesi için emek sarfetmiştir. Türkiye'yi ve Türk insanını çok sevmiş ve fırsat buldukça Anadolu'yu gezip Türk insanını yakından tanımak istemiştir. Hukukla ilgilenen herkesin yakından tanıdığı Prof. Hirsch Türk Hukuk Lügati, Üniversiteler Kanunu, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Marka, Patent, Sınai ve Faydalı Modeller Kanununun taslaklarını da hazırlamıştır.

    Profesör Hirsch, ülkemizde bu kadar emek sarf ettikten sonra kendini bizden biri olarak görmektedir. 1958 Aralık ayında "Vatan" gazetesinde onun hakkında şunlar yazılmıştır: 'Profesör Hirsch, Türkiye'de geçirmiş olduğu yirmi yıldan sonra tamamen bizden biri olmuştur. Herhalde iyi bir Alman'dır, ama hiç şüphesiz, aynı derecede de iyi bir Türk'tür." Prof. Hirsch, anılarının bir yerinde kendisinin de çağrıldığı "29 Ekim Cumhuriyet Bayramı" davetinden şu sözlerle bahseder: "Ve işte ben, kendi Alman vatanında Yahudi olduğu için hor görülen, (aşağılık) ırka mensup olduğu için işgal ettiği mevkiilerden kovulan, evini yurdunu terkedip, yabancı ülkelere kaçmak zorunda bırakılan ben, dünyanın bir ucundaki Türkiye'de, nice billurlarla, mermerleri, somaki taşı, paha biçilmez kakma işlerinin ihtişamıyla parıldıyan, nice değerli mobilyayla, resimle süslü, bir zamanların taht salonu olan bu mekanda, ülkenin bin seçkininden sayılan, saygıdeğer bir Alman profesörü sıfatıyla bulunmaktaydım."

    Anılarım adlı eserde yer alan Weimar Cumhuriyeti'nin çöküş yılları, Hitler'in iktidara gelişi ve hukukçuların tutumu, Atatürk Türkiyesi'nin ilk 30 yılı ile ilgili görüşler ve gözlemler, hukukçu olsun olmasın yakın tarihle, toplum ve siyaset hayatı ile ilgilenen okuyucuların ilgisini çekecektir. Bu kitabın bir başka özelliği de üniversite özerkliği ve üniversite hayatımızın nereden nereye geldiğini öğrenmek isteyenler için önemli bir başvuru kaynağı olmasıdır.

  8. #8
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Savaşçı
    Doğan CÜCELOĞLU
    Sistem Yayıncılık

    ÖZETİ

    Bu kitabında Doğan Cüceloğlu, her şeyin hızla değişmekte olduğu bir dünyada bireyin kendisi olarak kalabilme olgusundan yani savaşçı özelliğinden söz ediyor. Kitabın kurgusu, meslek hayatına yeni atılan bir sınıf öğretmeni olan Arif Bey'le yazarın kendisi arasında geçen söyleşilere dayanıyor. Kitap kimin için yazılmış sorusunun cevabı şu şekilde ifade ediliyor: "Anlamlı ve coşkulu bir yaşam sözü size bir şey ifade ediyorsa, o yönde öğrenmek, o yönde değişmek, eylem içinde olmak istiyorsanız, bu kitap sizin için yazıldı".

    Kitap, bireyin hayata bakışını etkileyecek şekilde bir değişimi hedefleyen dokuz ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde henüz anlamı oturmamış bir hayatın temel sorunundan, "mış gibi" yaşamaktan kurtulmak için bir arayıştan bahsedilmektedir. İkinci bölümde böyle bir arayışın başlayabilmesi için gerekli olan bir uyanış süreci irdeleniyor. Kişi ancak uyandıktan sonra daha önce yaşadıklarının gerçek olmadığının farkına varıyor. Bundan sonraki aşamada anlamlı ve coşkulu bir yaşam için niyet etmek geliyor. Böyle bir yaşamı yaratmak için kişisel bütünlük içinde gerçeğe sürekli saygılı kalarak, neyi bilip neyi bilmediğinin farkında olarak mücadele etmek geliyor. Anlamlı bir yarın yaratmak için güçlü olmak gerekiyor. Bu gücün kaynağının yine bireyin kendisi olduğu beşinci bölümde inceleniyor. Yarın kavramı içinde önemli bir bileşen olarak sorumluluk kavramını görüyoruz. Yaşamakta olduğumuz anın güzelliklerinin nasıl farkına varılabileceği ve ölüm bilinci yedinci bölümde incelenmektedir. Kimlerin savaşçı olabileceği ve savaşçı olabilmek için gerekli olan değişimler sekizinci bölümün konusunu oluşturuyor. Yaşandıkça ağırlaşan, yükü her geçen gün artan bir yaşam içinde bitmeyen işlerin nasıl bitirilebileceği ve değişime nasıl cesaret edileceği anlatılmaktadır.

    Yazar ve Arif Bey arasındaki diyaloglar bazı bölümlerde çok yapay kalsa da, bu konuşmalar ve buluşmaların Arif Bey'in hayata bakışını değiştirdiğini görüyoruz. Yazarla Arif Bey arasındaki buluşmaları adeta bir laboratuvar çalışması olarak algılamak gerekiyor. İlk tanışmalarında mesleğine ısınamamış, ne yapacağı konusunda kararsız bir sınıf öğretmeni imajı verilmişken, ilerleyen bölümlerde mesleğini seven, kendi kapasitesinin farkına varmış kararlı bir öğretmen portresi, bir savaşçı yansıtılıyor. Bu değişimde bir savaşçıda bulunması gereken özellikler vurgulanıyor.

    Savaşçı, karar vermeden önce, karar ortamına getirdiği bilinçle tam sorumluluk alır ve verdiği karalardan asla pişmanlık duymaz. Gelişen olayları sabırla bekler ve Don Juan Carlos örneğinde olduğu gibi yüksek bir ölüm bilincine sahiptir. Bu ölümlü dünyada her şey boş tavrından ziyade, yaşanmakta olan anın çok kıymetli olduğu ve bir daha yaşama fırsatı olmayacak bu anın bilinci içinde yaşanması gerektiğini bilir. Savaşçı stratejik bir tavır içinde yaşar ve vuruş menzili içinde eylemini gerçekleştirir. Hiç bir şeyin müptelası olmaz ancak her şeye saygı ile yaklaşır. Savaşçı her problemi, üstesinden gelinmesi gereken bir öğrenme fırsatı olarak görür. Savaşçı beden ve ruh sağlığına, yeme, içme, temizlik, dinlenme konusunda yüksek bir bilince sahiptir. Yaşamına katkıda bulunan her şeye ve herkese şükran duygusu besler.

    Toplumsal yaşantımızın önemli sorunlarından biri bireylerin "birey olma" ve "ait olma" boyutu arasındaki farkı anlayamamalarıdır. Pek çok insan başkalarının beklentilerini, başkalarının onu hakkındaki düşüncesini kendi değerlendirmelerinden daha üstün tutarak özünden uzaklaşmaktadır. Bu anlamda kişinin yaratıcılığı adeta kaybolmakta ve kişi kendi varlığını temelde "elalem ne der" düşüncesine oturtmaktadır. Sağlıklı toplumlarda bireyin kendine olan sorumluluğu başkalarına karşı duyduğu sorumluluktan önce gelmektedir.

    Savaşçı, kendini geliştirmek arzusunda olan, arayışlarına yön vermek isteyen, merak ettiği pek çok konuda bilgi edinmek ve daha da önemlisi kendi içinde barışık yaşamak isteyen bireylerin okuması gereken bir yapıttır. Bulunduğu konum gereği sürekli iyi bir model olmak zorunda kalan kişiler, bu kitabı bireyselliklerini ne şekilde muhafaza edecekleri konusunda başvuru kaynağı olarak kullanabilirler.

    Hangi meslek grubuna mensup olursak olalım bazen bir öğretici bazen de bir öğrenici rolü oynamak zorunda kalacağımız için bu kitaptan çıkaracağımız çok fazla ders vardır. Yaptığı işi sevmeyen, ileriye dönük bir beklentisi olmayan, kendi içindeki çelişkilerden kurtulamayan bireylerin sayısının hızla arttığı bir ortamda Doğan CÜCELOĞLU'nun bu yapıtı önemli bir boşluğu doldurmaktadır.

  9. #9
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi
    Nasuh MAHRUKİ
    Yapı Kredi Yayınları


    ÖZET

    Nasuh Mahruki, "Asya Yolları, Himalayalar ve Ötesi" adlı kitabında motosikletle İstanbul'dan yola çıkıp Nepal'in başkenti Katmandu'ya gidişini, Tibet'te 28 Eylül 1997 günü 8201 m yüksekliği ile dünyanın altıncı yüksek dağı olan CHO OYU'nun zirvesine gerçekleştirdiği Türkiye'nin en yüksek solo tırmanışını ve Nepal, Sıkkım, Hindistan, Pakistan ve İran'ı geride bırakarak tekrar İstanbul'a dönüş yolculuğunu anlatmaktadır.

    Kitabın ilk bölümünde; Nasuh Mahruki motosikleti ile doğuya doğru yaptığı yolculuğunu şehir şehir, ülke ülke anlatmaktadır. Başlangıçta İstanbul'dan yola çıkışı, Yozgat'ta, Doğu Beyazıt'taki konaklamaları, İran sınırını geçişi, İran'ın Tebriz, Tahran, İsfahan, Yazd, Bam şehirlerinde yaşadıkları ve gezip gördüğü diğer yerleri naklettikten sonra, buradan Pakistan sınırı geçişi, Quetta, Rhakni, Multan, Lahor, Wakha üzerinden Pakistan çöllerindeki uzun ve yorucu yolculukları, bu sırada yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları anlatmaktadır.

    Mahruki, daha sonra, Pakistan'dan Hindistan'ın Amritsar şehrine ulaşmalarını ve burada Sikhlerin kutsal tapınakları olan ve Müslümanların Kabesine karşılık gelen Altın Tapınak'ta konaklamalarını, buradan Hindistan'ın başkenti Delhi'ye yaptıkları yolculukları, buradan Firuz Abad ve Hindu dinine mensup olan Hintlilerin kutsal şehri Varanasi'ye olan yolculuklarını anlatmaktadır. Yazarı derinden etkileyen, Varanasi'de sabah güneş doğarken Hindularca kutsal kabul edilen Ganj nehri kenarındaki sabah ayinleri ve ritüeller, ayrıca Budizm dininin kurucusu Sidhartha Buda'nın doğduğu köye ziyaretinin uzun uzun anlatılması ile devam eden kitap, bundan sonra Hindistan'dan Nepal'e geçişi, Nepal'in üç önemli kentlerinden biri olan Pokhara'yı, oradan motorsikletle yapılan yolculuğun son noktası olan Nepal'in başkenti Katmandu'ya ulaşmasını anlatmaktadır.

    Kitabın bundan sonraki bölümünde özel bir bölüm yer almakta ve Nasuh Mahruki'ye yolculuğu sırasında arkadaşlık eden bayan arkadaşı Elif'in, yolculukla ilgili gözlemleri ve bu uzun ve zorlu yolculuğun kişisel olarak ona kazandırdıkları kendi ağzından aktarılmaktadır.

    Elif, "... Şimdi düşündüğüm zaman her şey gerçekten bir hayalmiş gibi geliyor. Nasuh'un hep anlattığı, benim de düşlemeye çalıştığım Nepal'e, Katmandu'ya gitmek; üstelik İran'ı, Pakistan'ı, Hindistan'ı görmek, inanılmaz geliyordu. Nasuh beni bu yolculuğa ikna ederken, işlemler tamamlanırken, hazırlıklarımızı yaparken, hatta son gün, ertesi gün yola çıkacak olmamıza rağmen, o bilinmezlik duygusu içimi öylesine kaplamıştı, o yollar, o ülkeler şimdi ayaklarımızla üzerine bastığımız noktadan öylesine uzaktaydı ki, artık hayaller-gerçekler tüm heyecanıyla çarpışmaya, içiçe geçmeye başlamıştı." şeklinde duygularını ifade ediyor ve "...Bu yolculukta, herkesi, her şeyi ne kadar çok sevdiğimi anladım. Her şey için şükran duyuyorum." diyerek sözlerini noktalamaktadır.

    Kitabın beşinci bölümünde; 8201 m yükseklikliğiyle ulaşılması oldukça zor olan Cho Oyu Dağı'na tırmanışın öyküsü, bir günlük tarzında yer almaktadır. Bu öykü, Katmandu'da diğer dağcılarla buluşmayla başlayan, uzun ve zorlu Tibet geçişi ile devam eden, daha sonra zirveye doğru giden yolda tırmanışın tüm lojistik ve dağcılık yanı, karşılaşılan zorluklar ve tırmanışın teknik detayları ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.

    Tırmanışın başarıyla tamamlanması ve Katmandu'ya dönüş yolculuğu, tırmanış grubu ile Katmandu'da yapılan kutlama ve vedalaşmadan sonra kitap, Nasuh Mahruki'nin Nepal'e geliş yolculuğunda kullanmış olduğu motosikletiyle tekrar Nepal'in ve Hindistan'ın ücra köşelerinde yaptığı sehayat anıları ve gözlemleri ile devam etmektedir.

    Mahruki, eve dönüş yolculğu sırasında, Katmandu'dan sonra Hetauda, Kakar, Vitta üzerinden Hindistan'da Darjeeling'e ve oradan da ancak özel bir izinle ziyaret edilebilme imkanı olan Sıkkım'daki kasaba ve şehirleri dolaşması, buradaki çeşitli Hindu ve Budist Tapınakları ve Manastırlarını ziyaret edişi, buradaki din adamlarıyla yapmış olduğu sohbetleri ve yine Sıkkım üzerinden Hindistan'ın doğusunda yer alan Kajuraho'ya gidişini, buradaki yaklaşık 1000 yıllık kutsal Hindu tapınaklarını, buradan Agra yakınlarındaki Moğol İmparatorluğunun görkemli döneminde inşa edilmiş ve sonra kuraklık nedeniyle terk edilmiş olan Moğol mimarisinin yaşayan en güzel örneklerini görebileceğimiz Fatehpur Sikri kentine gidişini ve buradaki gözlemlerini, buradan başkent Delhi'ye motosikleti ile ulaşmasını anlatmaktadır.

    Başkent Delhi'den sonra Hindistan'ın en renkli eyaleti olarak kabul edilen Rajastan'a yaptığı yolculuğunu, buradaki birbirinden güzel Ajmer, Puşkar, Manhesar, Paguara, Udaipur kentlerini dolaşmasını ve bu arada Puşkar'da her yıl düzenlenen Deve Festivalindeki gözlemlerini aktarmaktadır.

    Kitabın son bölümünde ise, yazar, Hindistan ve İran üzerinde gerçekleştirdiği dönüş yolculuğunu, Türkiye'ye girişini, Ankara üzerinden İstanbul'a ulaşmasını ve bu uzun yolculuğun kendisine kazandırdığı manevi değerleri, yaşama bakışı ile ilgili kendisindeki değişiklikleri, görüşlerini dile getirmektedir.

  10. #10
    ForumTA Gururu maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe Seviye 35 maytepe'nın Avatarı
    Giriş Tarihi
    Jun 2005
    Nerden
    Bursa Néws Agén©y
    Yaş
    34
    Mesajlar
    15,390
    Rep Gücü
    9075

    Atatürk Din Ve Laiklik
    Rauf R.Denktaş
    Kastaş Yayınları, İstanbul


    ÖZET

    Yazar, kitabında Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını incelemiştir.

    Rauf R. DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır. Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir. Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir. Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır. Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği'nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği'nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir.

    Birinci bölümde İslamiyet'in özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir. Bu bölümde; kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu hakkındaki sözlerine yer verilmektedir. Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının, son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir. Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir. Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir.

    İkinci bölüm dinin yüceliğini inceler. Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır. Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğünü kanıtlamaktadır. Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır. Bu gerçeklerin ışığında, Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bomba Sırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca bu bölümde, tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir. Yazar; dinimizin yüceliğini anlatırken, İslamiyet'in Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır.

    Üçüncü bölümde, "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir. Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır. Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse, güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir.

    Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır. Bu bölümde ağırlıklı olarak, Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır. Bunlara örnek olarak büyük dinimiz "çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını" bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" veya Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır." sözü örnek olarak verilmiştir.

    Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde, ilk olarak İslamiyet'te Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir. İslamiyet'in erdemlerini bilen bir kişinin Kuran'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır. Bu bölümde ayrıca aklın her şeyden üstün olduğu gösterilmiş ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir. Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir. Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir. Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter.

    Sonuç olarak, Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olan kitapın, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir.

Kapalı Konu
43 sayfadan, 1.sayfa
1 2 3 11 ... SonSon

Thread Information

Users Browsing this Thread

There are currently 1 users browsing this thread. (0 members and 1 guests)

     

Gönderme Kuralları

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts
kıbrıs
Content Relevant URLs by vBSEO 3.5.0 RC1 PL1